ImageChef.com Poetry Blender



6/1/2009 ·

SESSİZLİĞİN ÖTESİNDEN GELEN İTİRAF


 

AFİFE_

 

 

Adın günebakandır…



Güneşi hep, sandığında saklardın. Ne zaman istersen, alabilirdin gökkuşağı kendini, oradan. Renklerini toplamak gayretiyle uzandın; toplayamadın. Sessiz bir çığlık döküldü dudaklarından: “Anne, güneşimi kim çaldı? ” Ve kimse duymadı seni! Oysa annen, ne demişti: “Adın günebakandır. Yüzünü hep güneşe dönecek ve olgunlaşınca renklerin, sen meyve vereceksin.” Anneler yalan söylemezdi. Öyleyse, renklerini bulamadan meyve veren kimdi? Çocuktun sen, ninnilerdeki notalarla ağırlaşıp, anne kollarında uyumak isteyen. Küçücük bedeninde, ne çok kimlik taşıyordun ve sen kim olduğunu bilmiyordun:” Annem, kızım, kadınım…”

NURŞEN_



Kadın ol! Dediler: Kadın oldun. Evcilik oyunu sandığınla, çeyiz sandığını açtın gülümseyerek…


Çocuk düşlerine çığ gibi düştü, zakkum çiçeği yürekler. Sen ondördünde bezden bir bebek hayal ederken, kucağına etten bebek verdiler. Emrini çoktan vermişti sana, sığındığın limanlar. Kadın ol! Öyle ya; kadın olmak zamanıydı. Sen küçücük yüreğinle, çeyiz sandığının içine saklarken düşlerini; yağmura yakalandı güneş ve belirdi ufukta bir kadın silueti. Güneş yağmura göz kırptı ve senin yüreğine yansıtıp ışığını, yağmurun kucağına attı. Ufukta ne güzeldin sen, ne güzel göz kırpıyordun hayata. Oysa hayat seni yalanladı:''O sadece bir aldatmaca, güneşin yağmura yaptığı bir şaka'' dedi. Oysa sen apaçık oradaydın. Gökkuşağım:’’Annem, kızım, kadınım…’’


AFİFE_


Töre zihniyetinin, minik intihar komandosuydun sen…

Ve sen, kâbus yükü uykulara yattın. Ne zaman uyansan, sana yazılmış, yeni bir kâbusa düşerdin. Sonu gelmez bir ölüm haliydi hayat. Gerçekle düşün, kesişip buluştuğu o noktada, “ışıksızlık” oyunu oynuyordun. Korkuyu yenmenin tek yoluydu, bu oyun. Korkuyu, korkutabilir miydin? Ve onlar, ne zaman renklere dokunacak olsan, ellerine vurup, ayıpladılar seni. Adları: Büyüktü. Büyüktüler gerçekten, en az diğer sömürgenler kadar. Hayat tüketerek, hayat bulanlardı. Kâbusunun vampirleriydi aslında ve ölüm uykularındayken sen, kanını emdiler. Ama, maskenin ardındakini hiç görmedin. Minnettar bakışlarla yoklarken yürekleri, metali ısıtamayacağını bilmiyordun. Sevilip, okşandığını sanıyordun, renklerin çalınırken bedeninden; soluyordun! …. Töre zihniyetinin, minik intihar komandosuydun sen: “Annem, kızım, kadınım…”



NURŞEN_


Okyanusların ötesinden fısıldayan, güzel bir rüzgâr sesi gibidir kadın...

Okyanusun en sahipsiz derinliğinde boğuluyorsun. Yüreğine çarpıp duruyor, rüzgârın savurduğu dalgaların, dev elleri. Sen okşandığını sanıyorsun; sevildiğini ve hep sevileceğini. Papatyaları, gülleri nasıl solduruyorsa o dev eller; senide solduruyordu. Kırmızı güllerin sadece rengi düştü yüreğine. Yüreğinin bahçesine kızıla boyanmış dev dalgalar indi. Sarmaşık kadar hızla büyüyen, kan gülleri açtın. Bahçende tarumar edilmemiş tek bir yaprak bile yokken, sen yinede gül açıyordun dudaklarında. Dudaklarının arasına sıkışıp kalan (gül) ümseme, yüreğinde kızıl gözyaşlarındı oysa.

Okyanusum:’’Annem, kızım, kadınım…’’



AFİFE_

Hayat hiç ıskalamadı seni…

Hayat, seni yutmaya hazır, koca bir kara delikti. Açgözlü bir homurdanışla açtı ağzını. Ve sen, aydınlığın sızdığı, en az senin kadar küçük olan pencerene sığındın. Tek kanatlı bir garipti; ama ne zaman başın sıkışsa, sana yeni öyküler yazardı. Ve öykün, aşağıdaki bahçedeydi işte! Yaşıtların “yakan top” oynuyordu; canlarını yakan topa meydan okurcasına. Cesarete gelip, yeni bir oyuna başladın, “Dünya beni vuramaz! Dünya beni vuramaz” diyerek hayattan kaçarken. Hayat ıskalamadı! Vuruldun: “Annem, kızım, kadınım….”


NURŞEN_


Kimliği belirsiz bir silah vardı, yüreğinin şakaklarına ucu dokunan…

Yüreğini delip geçen o namlunun ucunda ne olduğunu hiç anlayamadın. Bir denizin kıyısına vurmuş, martılar tarafından ölü bulunan yüreğin; otopsi raporlarına göre, boş bir sayfaydı sadece. Faili meçhul bir cinayete kurban edilen gururun ve onurun, gelip geçenlerin sadece bakışlarına temas ediyordu. Kanayan sadece senin gözlerindi; yüreğin ise cinayet masasında, faili meçhul diye dosya altı edilme telaşındaydı. Bir tek cinsiyetin belliydi, boş bir sayfanın altında imza gibi duran.


O bir kadın!

O bir kadın!

O bir kadın!







Afife Köseoğlu__ Bir ülke varmış, uzak iklimlerin birinde. Garip değerleri varmış, bu ülkenin. Örneğin; ana, onlar için çok değerliymiş. Bu değerden olsa gerek, analarını, bacılarını, karılarını bir güzel döver; şarabın durdukça değerlenmesi gibi, kadının dövüldükçe güzelleştiğine inanırlarmış. Bir ülke varmış, uzak iklimlerin birinde. Ağabeyler, kız kardeşlerini çok severlermiş orda. Hem öyle ki,” kardeş namusudur” deyip, şakağına kurşun sıkarak kanıtlarlarmış bağlılıklarını. Ve babalar, baba gibi babaymış. Kızlarını 13’ünde, 14’ünde evlendirip, başlık parasıyla evladına değer biçerlermiş. Bir ülke varmış, uzak iklimlerin birinde. Erkekleri “Elinin hamuruyla erkek işine karışma” der ve evinde, tarlasında, işyerinde çalışıp, başını dik tutmaya çalışan kadının parasına el koyarak, kendisiyle çelişirmiş. Ve kadın, yine de mağrur bir özveriyle, yılmadan erkeğine analık, avratlık ve yarenlik yaparmış.

Ve erkek, kadına dedi ki; “Çamaşırlarımı, bulaşıklarımı yıkamalı, çocuklarımı doğurmalı; büyütmeli, akrabalarıma saygı ve sevgi göstermelisin. Asla, hayır diyemezsin! ”
Kadın sordu: “Neden? ”
Erkek cevapladı: “Çünkü seni seviyorum. Bedelini ödemelisin! ”



Nurşen Alıcıer

Kadın olmak; sadece cinsiyet taşımak değildir. Önce, bütünleşmeyi öğrenmeli hayatla ve hayatın en zor anında bile kavga etmeden, vurmadan, öldürmeden ve kırmadan kalpleri, tartışabilmeli. Erkek olmakta, kadın olmakta, yürekten süzüldüğü zaman hürmet görebilir ancak. Çocuklarımız bütünlüğümüzün aynaları olsun…

Bir kadın yüreğine bağlı, bir bağdan kopup geldik dünyaya.Unutmayalım! …

Her türlü şiddete hayır!



Afife Köseoğlu__Nurşen Alıcıer

Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::