ImageChef.com Poetry Blender



1/12/2007 · Kategori: kanserde beslenme

KANSER VE BESLENME

GİRİŞ:

Sağlıklıyken pek de aklımıza getirmediğimiz hastalıklardan biri, belki de en korkutucu olanı: Kanser... Çoğumuz bu ismi duymaya tahammül bile edemiyoruz. Oysa ki bu denli kirli bir dünyada, bir de kulaklarımızı tıkayarak yaşamaya devam edersek, kaderini bekleyen kurbanlık koyunlardan ne farkımız kalır ki? Tam tersine düşmanla yüzleşmeli, mümkünse henüz sağlıklıyken vücudumuzun askerlerini olası saldırılara karşı hazır tutmalıyız! İşte o zaman zafer daha harp meydanına inmeye gerek kalmadan bizimdir.

Beni çok sarsan, hayretlere düşüren, Operatör Doktor İlhami Güneral'e ait "Kanserden Korkma, Modası Geçmiş Tedaviden Kork" isimli kitabı okumasaydım, belki bu düşünceler pek çok sağlıklı insan gibi benim de aklımdan geçmeyecekti.

Oysa ki tesadüfen elime geçen bu kitap sayesinde düşünmeye ve derin bir araştırma yapmaya başladım. İlk iş olarak, daha çok genç onkologlara hitaben yazılmış; bilimsel, üstünde çok düşünülecek, tartışılabilecek iddialara yer veren bu kitabı, histolog ve embriyolog bir arkadaşıma verdim ve merakla onun tepkisini bekledim. Bir oturuşta soluksuz kitabı okuyan dostum aynen şu cümleyle tepkisini özetledi: "Hayatımda yeni bir sayfa açıldı!"

Bu yazı, kitapta anlatılanları irdelemek için yazılmıyor... Yine de içeriğinden özetle bahsetmek gerekirse; kısa bir süre önce yazılmış olan bu kitap, kanser tedavisinde geleneksel yöntemlerin bazı istisnalar dışında büyük ölçüde geçersizliğini ileri sürüyor ve toksik olmayan yöntemlerle, bir çok hastaya şifa dağıtan bilim adamlarının gördüğü yoğun baskılardan bahsediyor; onların birer devrim olabilecek buluşlarının bilimsel açıklamalarından bahsediyor.

KANSERDEN BESLENME YOLUYLA KORUNMA VE TEDAVİ

Doktor veya diyetisyen değilim; ama değişik görüşlerdeki bilim adamı ve doktorların yazdıklarını, çok çeşitli kaynaklardan okuyor ve mantık süzgecinden geçiriyorum. Kitaplar, basın ve internetteki yüzlerce sayfadan oluşan kaynaklar kafamı karıştırdığında, bizzat kendisi de bu belayla mücadele etmiş olan doktor arkadaşımla buluşup tartışıyoruz. Genel olarak geleneksel yöntemlerin (cerrahi, kemoterapi ve radyoterapi) bazı cins ve bazı safhalardaki vakalara iyi geldiğini doktorlar kabul ediyorlar. Ama bir çok kez yetersiz kaldığı, ve hatta ters yönde etkilediği durumlardan bahsedenler de çok.. 

Alternatif yöntemlere gelince, bilimsel olarak kabul edilmediklerinden, bazılarının safsata olmasından..vs. gereken ilgiyi göremiyorlar. Fakat oldukça ses getiren yöntemler var aralarında ve bazı iddialara göre, büyük ilaç firmalarının işine gelmediğinden, baskı ve yıldırma operasyonları sonucu köşe-bucaklarda, zor şartlar altında çalışmalarını devam ettiriyorlar. 

Başlangıçta itiraf etmeli ki bu iddiaları kabul etmek insana kolay gelmiyor; ama "penisilin" örneği verildiğinde, aklınıza koskoca bir soru işareti takılıp kalıyor. Sir Fleming 1928'te penisilini bulduğunda, tam 12 sene ilaç firmaları tarafından sabote edilmiş. O sıralarda, sülfamid denen ilaçlara trilyonluk yatırımlar yapmışlardı. Ta ki II. Dünya savaşı çıkıp, sülfamid stokları tamamen tüketildiğinde penisiline artık sıra gelebilmişti! İlaç firmaları zarar etmesin diye milyonlarca insan 12 sene boyunca hayatını kaybetmişti... Tarih bunun gibi çarpıcı hikayelerle dolu. Şu anda tarihin akışı tamamen değişti; artık insan hayatı karşısında para ve çıkar kaygısı ikinci plana düştü diyebiliyor muyuz? Örnekler maalesef bizim daha hala karamsar olmamız gerektiğini gösteriyor. En basitinden, sigara reklamlarını kaldırtabilmek için bile ne kadar sancılı mücadele dönemlerinin yaşandığını hatırlayın! Varsayalım bu kirli oyunları kabul ettik, hangimiz tıbbi bilgilerden yoksun olarak; tüm geleneklere karşı durup alternatif yöntemlere kendimizi teslim edebiliriz ki? Her biri ayrı ayrı araştırma konusu olan bu yöntemlerle ilgili, lehte ve aleyhte çelişkili bir çok bilgiler var. 

Bizim konumuz, yine en yan etkisiz ve geçerliliği kabul edilmiş bir yöntem: "BESLENME".. Beslenme pozitif veya negatif olarak, hem hastalık oluşumuna, hem de oluştuktan sonra tedavisine etki ediyor. Esasen, bir çok bilimsel bildiri ve makaleler, korunma aşamasında beslenmenin öneminde birleşiyorlar. Konu, mevcut habis tümörlerin tedavisi olduğunda, daha temkinli ve suskun bir tavır görüyoruz. Ancak, araştırmalar gösteriyor ki, geleneksel tedavi yöntemleri kullanılsa bile, yardımcı olarak diyet uygulandığında (mucizevi bir iyileşme hayal etmemekle birlikte), tedaviye cevap verme, radyoterapi ve kemoterapinin yan etkilerinden daha az etkilenme ve vücudun kendi bağışıklık sisteminin güçlenmesinin sağlanması açısından çok faydalı sonuçlar alınıyor. 

Moralin yüksek tutulması, dengeli ve özel vitamin-mineral takviyeli beslenme; daha iyi bir yaşam kalitesi ve yaşam süresinin uzatılması gibi bir çok fayda sağlıyor. Hatta bazı terapistlerin, hastalığı tamamen diyet yöntemiyle alt etme gibi iddiaları var. (Gerson terapisi, Livingston diyeti, Dr. Moerman kliniği, Japon Kushi...ilk akla gelen isimler) Fakat bilim bu diyetisyenlerin yöntemlerine kesin onay vermiş değil, tam bir istatistik de tutulmuş değil. Bu diyetlerin hepsinin ortak önerileri birbirini az-çok tutuyor. Üç aşağı beş yukarı, tavsiyeler çok miktarda taze, organik yöntemlerle yetiştirilmiş, mümkünse çiğ veya az pişmiş meyve sebze tüketilmesini; tedavi aşamasında ise ilave vitamin ve mineral alınmasını öngörüyor. Uygulamak pek zor değil, yalnız takviye vitamin ve mineraller konusunda doktor ve beslenme uzmanlarına danışmak şart. Yenilmesi ve yenilmemesi gereken gıdaları ise aşağıda inceleyeceğiz.

Yeri gelmişken geçenlerde okuduğum ve beni çok etkileyen bir örnekten bahsetmeden geçemeyeceğim: Tarlaya musallat olan zararlı bir böcek, ürünü mahvetmektedir (vücudu saran habis hücreleri düşünün). Çiftçi ekine bol miktarda zehirli kimyasalları boca eder (Kemoterapi ilaçları). Başlangıçta çözüm bulduğunu sansa da, bir müddet sonra ölmeyen zararlıların tekrar faaliyete geçtiğini, hem de bu kez çok daha güçlü olduklarını, ilaçtan etkilenmediklerini görür! Şimdi bunlarla baş etmenin yeni, daha sağlıklı ve kesin çözümü gerekmektedir: Asıl darbe doğal ve toksik olmayan yöntemlerle sağlanacaktır: Yani toprağın iyi cins gübreyle, kaliteli bakımla güçlendirilmesi (bağışıklık sistemimizi güçlendirmek gibi) ve doğal yollardan, onları yiyerek zararlılarla mücadele edecek olan böceklerin tarlaya verilmesi (Yiyeceklerimizdeki anti-oksidan maddeler).

Tarla da ekin de kurtulmuştur! Vücut savunma sistemlerinin habis tümörlerle baş etmesi için, hele ki ilerlemiş vakalarda, durum bu kadar kolay olmasa da, bu örnek mühim ipuçları veriyor. Sonuç olarak beslenme, kesinlikle göz ardı edilmemesi gereken bir konu...

KANSER NEDİR, NEDEN OLUŞUR?

Düşmandan korunma ve mücadele etmek için öncelikle onu iyi tanımakta fayda var. Kanser, vücuttaki bazı hücrelerin denetimden çıkarak kontrolsüz şekilde aşırı çoğalmaları ve diğer hücrelere yayılmaları olarak tarif ediliyor. Başlangıç aşamasında yakalandıklarında baş edilmesi daha kolaydır. Komşu hücrelere yayılmasının yanı sıra, kan ve lenf bezleri vasıtasıyla diğer bölgelere atlayabiliyor (Metastaz). Bu hastalık daha çok medeni dünya hastalığı diye biliniyor ve gelişmiş ülkelerde daha sık rastlanıyor. Aslında vücutta her an hücrelerin kontrolden çıkması söz konusudur, ama güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olan vücut, düşmanı derhal alt eder, tümöre dönüşmesine engel olur. Ama bazen düşmanın fazla güçlü olması ve bağışıklık sisteminin güçsüz olması hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Hücrelerin bu denetlenemeyen çoğalmasının sebepleri içinde, "Serbest radikaller" teorisini inceleyelim: Hücrelerdeki açığa çıkan (serbest) oksijenin, tıpkı demiri oksitlemesi ve paslandırması gibi, hücreler üzerinde toksin etkisi yapması, onların genetik yapısının bozulmasına neden olur. Bu süreç yalnızca kansere değil, kalp-damar hastalıkları ve yaşlanmaya da yol açmaktadır. Önde gelen bazı araştırmacılar kanser başlangıcında temel nedenin bu olduğunu düşünmektedir. Peki serbest radikaller niçin hücreleri bu şekilde davranmaya itiyor? Buna cevap: Yanlış beslenme, çevresel kirlilik ve stres. Bunları biraz açarsak:

YANLIŞ BESLENME: Serbest radikallerle mücadele ederek onları hücrelere zarar vermeden yok eden gıdalardan yeterli miktarda almamış olmak. (Bu gıdalara anti-oksidanlar deniyor.) Doğal yetiştirilmiş taze sebze-meyve, rafine edilmemiş tahıllardan oluşmuş bir diyet yerine; aşırı yağlı, tuzlu, katkı maddeleri katılmış, hormon ve ilaçlı; vücutta toksin etkisi yapabilecek gıdalarla beslenmiş olmak.

ÇEVRESEL KİRLİLİK: Etrafımızda egzost gazı, kirli hava , güneşteki zararlı ışınlar, suyumuzdaki klor...vs. yetmezmiş gibi sigara ve aşırı alkolle de vücudu zehirlemeye katkıda bulunmak! (Kanser oluşumunda %35 yanlış beslenmeye bağlansa da, %30 sigaraya ve daha düşük yüzdeler de aşırı alkol alımı, çevre kirliliği, stres, genetik..gibi faktörlere bağlanıyor). Bunlardan kaçınmak hastalık riskini ne kadar azaltacaktır, tahmin etmek zor değil..

STRES: Aşırı üzüntü, uykusuzluk, depresyon gibi haller de vücudun bağışıklık sistemini dumura uğratarak, sadece kanser değil başka hastalıklara da neden olabiliyor.

Zaten bu nedenleri görünce, önlemler de kendiliğinden ortaya çıkıyor, ama toplu halde bunları sıralamakta fayda var:

ÖNLEMLER:

BESLENME İLE İLGİLİ DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER:

1-Alınan yağ oranı toplam gıdanın %25'inden az olmalı, zeytinyağı gibi doğal olanı tercih edilmeli. (Yağın 1 gramı 9 kalori verdiğine göre, kabaca bir hesapla; günlük 2000 kaloriye ihtiyaç duyan bir kişi, bunun 500 kalorisini yağdan almalıdır; yani 500/9=56 gr. yağ almalıdır. Yiyeceklerimizin bir çoğunun içindeki gizli yağlar dahil.) 

2-Etlerin fazla pişirilerek üzerindeki yanık kısımlarla tüketilmesi son derece tehlikeli. Ayrıca et endüstrisinde bozulmayı önlemek için ete konan nitratlar ve kesim hayvanlarının hormonlarla beslenmesi de sakıncalı. Özellikle sucuk, salam, sosis.. gibi ürünlerden kaçınmalı!

3- Bol miktarda, çok iyi yıkanmış, taze sebze ve meyve tüketilmeli, günde en az 5 porsiyon... Satın alırken hormonsuz olmalarına dikkat etmeli. (Hormonlu gıdalar genelde mevsimi dışında piyasaya çıkmış olan, aşırı iri, parlak ve lezzetsiz olanlardır.) 

Asıl önemlisi, anti-oksidan olarak bilinen Beta-karoten(A vitamini), C ve E vitamini, selenyum, çinko, manganez ve lifli besinler tüketmeli:

a)A vitamini: Kayısı, portakal, şeftali, kavun, muz, havuç, kırmızı biber, marul ve taze patates, ıspanak, brokoli..gibi koyu yeşil, yapraklı sebzeler.

b)C vitamini: Turunçgiller ve tropik meyveler, yeşil ve kırmızı biber, brüksel lahanası, çilek, domates, patates (ÇOK güçlü anti-oksidanlardır).

c)E vitamini: (EN güçlü anti-oksidanlardır) Soya ve ay çiçek yağı, badem, ceviz, bezelye, fasulye.. gibi sebzeler.

d)Selenyum: Et, balık, deniz ürünleri, mantar, süt, yumurta, soğan, sarımsak, kabak, lahana, tahıl ürünleri.

e)Çinko: (Bağışıklık sistemini güçlendirir) Kabuklu deniz ürünleri, balık, ciğer, yumurta

f)Manganez: Buğday tohumu, tahıl, esmer pirinç ve yumurta sarısı (Ekmek, pirinç, un...vs. alırken mümkün olduğunca rafine edilmemiş, yani kepekli, pirincin kabuklu, ekmeğin esmer olanları tercih edilmeli. Tüm besleyici kısımlar özlerindedir, maalesef "modern beslenme" en faydalı kısımları atarak sağlığımıza büyük hizmette(!) bulunuyor.)

g)Lif: Sindirime ve kabızlığa faydalı, bağırsaktaki toksinlerin atılmasına yardımcı, tam, yani rafine edilmemiş tahıllar, sebze ve meyveler ve özellikle kabukları.

4-Yukarda bahsettiklerime ek olarak bilim adamları birçok güçlü anti-oksidanlar keşfetti, 30 kasım 1999 tarihli Newsweek dergisinde uzun uzun anlatıldı. Özet olarak:

a)Domatesin, özellikle pişirilerek bol bol tüketilmesi çok faydalı, bazı tümörlerin oluşum riskini %50 azaltıyor, tabii zeytinyağı ve sarımsak da ekleniyor.. Özellikle sarımsağın çok önemli etkileri tespit edilmiş.

b)Kırmızı üzüm (kurusu da olabilir) ve kırmızı şarapta bulunan resveratrol güçlü bir anti-oksidan.

c)Yeşil çay adeta bir mucize gibi, faydaları saymakla bitmiyor.

d)Soya fasulyesi de çok faydalı, hayvan deneyleri ispatlamış ki; soya tümör önleyici, büyümesini geciktirici, kemoterapi ve radyasyonun yan etkilerini azaltıcı ve hatta bazı tümörleri normale çevirici özelliklere sahip. (Dr. Ann Kennedy)

e)Yağlı balığın içinde bulunan omega-3 asitleri, hem kalp için hem tümör engellenmesi açısından faydalı (somon, ton, uskumru, sardalya..)

5-Kızartmalardan uzak durulmalı, hele ki defalarca kullanılan hidrojene edilmiş bitkisel yağlarla kızartılanlardan! (Hidrojene edilen yağlar: Zeytinyağı dışındaki ay çiçek, mısır özü..vs)

6-Fazla tuzlu, şekerli yiyeceklerden mümkün olduğunca kaçınmalı, özellikle tütsülenerek, tuzlanarak, turşu halinde saklanan gıdalardan uzak durmalı..

7-Baklagiller bolca tüketilmeli.

8-Her tür konserve, ketçap-mayonez-hardal gibi veya kolalı içecekler gibi içinde zararlı olabilmesi muhtemel katkı maddeleri, boya olan tüm yiyeceklerden sakınmalı. 

9-Sütlü gıda alınacaksa, az yağlı yoğurt tüketmekte fayda var, bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi var. (Genel olarak süt, peynir gibi gıdaların yarım yağlıları kilo ve sağlık açısından tercih edilmeli)

10-Cox-2 inhibitörleri denen bazı maddeler tümörü besleyen kan damarlarını engelleme yoluyla tümör savaşına girişirler. Bu maddelerin bulunduğu gıdalar: soya, biberiye(rosemary), üzüm ve havuç.

Görüldüğü gibi tüm ilaçları doğa bizim emrimize sunuyor. İnsanlar yiyeceklerimize yapay müdahalelerde bulunmasalar hayatımız çok daha sağlıklı olacak.

Beslenme haricinde dikkat edilmesi gereken diğer önlemlere de özetle değinirsek:

1-Aşırı kilodan kesinlikle kaçınmalı, bir çok istatistik kilolu olmanın kanser riskini artırdığını gösteriyor.

2-Sadece sigara içmemekle yetinmeyip, pasif içici olmanın da önlemi mutlaka alınmalı!

3-Musluklardan akan klorlu suyu mümkün olduğunca kullanmamalı, kaynattıkça klorun daha da arttığını göz önünde tutmalı.

4-Yiyecekleri plastik yerine cam kaplarda tutmalı. Pişirirken cam veya paslanmaz çelik tencere kullanmalı, mikrodalga fırın, aluminyum kap ve düdüklü tencereden vazgeçmeli.

5-Aşırı alkol alımının da kanser oluşumuna etkisini unutmamalı (günde 1-2 kadeh kırmızı şarap öneriliyor)

6-Hareketsiz olmaktan kaçınmalı, vücudu sağlıklı ve güçlü tutabilmenin, kilo verebilmenin, hatta stresten uzaklaşmanın yolu hafif bir spor yapmaktan geçiyor. Uzmanlar günde tempolu yarım saatlik yürüyüşün bile yeterli olacağını söylüyorlar. (Gittiğiniz yerlerde arabayı biraz uzağa park etmek, asansör varsa bile merdiveni tercih etmek fena fikirler değil...)

7-Bulaşıkları iyi durulamalı, deterjan kalıntılarını vücudumuza sokmamalı. 

ASPİRİNİN KORUYUCU ETKİSİ:

Hürriyet gazetesinde, Dr. Gündüz Tezmen, kanserin önlenebilmesi konusunda aspirinin öneminden bahsetti. (2 Mayıs 2000) Yazdıklarına kısaca bir göz atalım:

"Düzenli aspirin kullanımı ile en büyük korunma, kolon ve rektum kanserleri ve selim tümörleri olan adenomlara karşı kendini gösteriyor. Aspirinin koruyucu etkisi, yemek borusu ve mide gibi sindirim kanalının diğer organlarıyla, meme kanseri oluşumunda da kendini kanıtlıyor. Kalınbağırsak ve makat kanserlerinden koruyucu etki üzerine Melbourne Üniversitesi tarafından yapılan çalışmada, düzenli Aspirin kullanımının kanser oluşumunu %40 oranında önlediği ortaya konulmuş. Aspirin bu etkisini, hücrenin kontrolsüz çoğalmasını önlemek, programlanmış hücre yaşam süresini düzenlemek ve karsinojenlerin neden olduğu bağışıklık azalmasını engellemek yoluyla gösteriyor. Aspirinin kanser oluşumuna karşı koruyucu etkisi ilk olarak 1988 yılında ileri sürüldü. O zamandan bu yana bir dizi klinik, epidemiyolojik ve deneysel veriler ortaya çıkarak bu görüşün doğruluğu kanıtlandı."

 

TAKVİYE VİTAMİN VE MİNERALLER::

Halen tedavi görenlere doktorların bazı ek tavsiyeleri oluyor. Hastanedeki uzmanlara da danışarak diyete takviye olarak bazı vitamin ve minerallerden almakta fayda var. Aşağıda Bristol'deki Kanser merkezinden verilen tabloyu ekliyorum, ama onlar her ne kadar bu dozajlardaki takviyelerin zararı olmadığını söyleseler de, hastanedeki uzmana danışmadan bu takviyeleri almamak gerektiğini belirtiyorlar, çünkü bazı tedaviler birbiriyle çelişebiliyor ne de olsa... 

(Aşağıdaki tablo koruma amaçlı, tedavi için bu miktarlar artırılmalı)

EK BESLEYİCİLER:

ADI MİKTARI
Beta karoten (A vitamini)  1x6 mg. tablet, günde 2 kere
B vitamin kompleks    1x50 mg. tablet, günde 1 kere
C vitamini (kalsiyum veya magnezyum askorbatla) 1x500 mg. tablet, günde 3 kere
E vitamini 1x133 mg. tablet, 200 iu.(günde)
Selenyum (isteğe bağlı)  1x200 mg. tablet
Balıkyağı ve keten tohumu yağı;  veya: 400-500 mg. (günde)
Çuhaçiçeği yağı 1500-2000 mg. (günde)

SON SÖZ: Yukarda detaylarıyla verdiğim diyet önlem açısından faydalı olmakla kalmıyor, tedavi aşamasında da, hem vücudu dayanıklı kılma ve tümörle savaşında yardım etme açısından, hem klasik tedavilerden sonra, öldürülen habis hücrelerin yeniden oluşmasını engelleme açısından, hem de radyasyon ve kemoterapinin yan etkilerinden en az zararla kurtulma açısından çok faydalı. Dr. Patrick Quillin diyor ki: "Kemoterapi ve radyoterapiden önce 1 hafta süreyle yüksek doz anti-oksidan verilmesi bitkinlik ve bulantıyı ; yine kemoterapiden önce 1 hafta boyunca günde 1600 iu. E vitamini verilmesi %69 saç dökülmesini önlüyor. Keza ağızda oluşan yaraları bu iki takviye büyük ölçüde engelliyor. Beta karoten, C, E vitamini ve selenyum, kemoterapi ve radyasyonun etkisine katkıda bulunduğu gibi, normal hücrelere verilen zararı minimuma indirgiyor."

Ayrıca habis tümörlerin beslenmek için kandaki şekeri kullanması sonucu hasta aşırı şekerli yemeye düşkünleşebiliyor; bu ise yangına körükle gitmeye benzetiliyor: Bu aşamada şekeri diyetten çıkarmakta fayda var. Ayrıca demir alımını dengede tutmak önemli, ne fazla ne az olmalı, beyaz unu güçlendirmek için içine konan oksitlenmiş demir tuzları(feric chloride) çok zararlı, dikkat..

GENETİK NEDENLERLE OLUŞAN KANSERİ ÖNLEMEK ZOR OLSA DA (neyse ki tüm vakaların sadece %5-10'unu teşkil ediyor), DİĞER SEBEPLERE BAĞLI OLARAK OLUŞABİLECEK TÜMÖRLERE SAVAŞ AÇMAK, RİSKİ %90 AZALTIYOR.  SENELİK DÜZENLİ CHECK-UP YAPTIRANLARIMIZ İÇİN İSE, "KANSER" SÖZCÜĞÜ TAMAMEN LUGATLARDAN ÇIKARTILABİLİR!

 ALINTIDIR...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »